Rişidopta
Rişidopta… Adını söylemek bile bir ezgi gibi: Hafif, ritmik ve köklü. Bu tatlı; mübadil evlerinde, özellikle kış aylarında, pekmezin şifa, nişastanın doygunluk, cevizin de bereket sayıldığı zamanlarda pişerdi. Ne tereyağlı katlar, ne şerbetli görkem… Ama bir kaşıkla alınan her lokmasında çocukluğunuzun bir kışı saklıdır.
Sade bir karışımın iki kat halinde tepsiye dökülmesi, ortasına serpilen ceviz ve üstüne sürülen yağ… Bu kadar mı? Evet, ama bu kadarla gelen ne çok şey var. Sıcacık fırından çıktığında mutfağa yayılan o hafif pekmez kokusu, annenin “daha dinlenmedi” diye tabağa el uzatmanıza izin vermemesi…
Rişidopta, göz alıcı olmadan gözde kalan bir tatlıdır. Tatlı ama baymayan, kıvamlı ama ağırlaşmayan, basit ama unutulmayan…
Ve o ilk dilim ağza atıldığında hissedilen şey sadece tat değildir. Bir soba yanar içimizde, bir kış akşamı parlar hatıralarımızda, bir büyükannenin “yiyin yavrum” sesi yankılanır usulca.
Çünkü Rişidopta, sadece tatlı değil, bir yuvanın sıcaklığıdır.
Bir tepside toplanmış geçmiş, bir tabakta sunulmuş hatıradır.